Var mısın ?

Bugün bir arkadaşım aradı. Uzun zamandır görüşmüyorduk, görüşemiyorduk. İş güç derken zaman su gibi akıp gidiyor. Bir bakıyorsunuz günler, haftalar geçmiş… Bahanesi de çok insanın, bulmak istedikten sonra bir bahane şu ya da bu ne fark eder ki. Öyle ya da böyle görüşemiyorsunuz ama zaman akıp gidiyor işte.

Kararlaştırdık, kahve içip sohbet edeceğiz. Zamanımı ayarlayıp gidiyorum ya çok mutluyum. Heyecan içindeyim. Kim bilir neler anlatacak bana. Ben de ona.. Giderken kafamda kuruyorum en son nerde, ne konuşmuştuk diye. Bir sürü söyleyecek laf var anlatacak da konu. Hangisini anlatmalı nereden başlamalı. Yok, görüşmenin arasını bu kadar da uzun tutmamalı. Anlatacak çok konu birikiyor sonra… Neden başlamalı, nereden başlamalı.  Aman canım önemi yok… Buluşayım kelimeler gelir ardı sıra…

Kahveye gittim oturdum. İnsanlarda işlerinden çıkıp geliyorlar yavaş yavaş. Hoş bir hareket var. İş gününün yorgunluğu yüzlerinden belli insanların. Kimi henüz çıkmış gibi çatışmadan, kimi çoktan kaybetmiş savaşı. Bir diğeri planlıyor yarını belli, diğeri kazanmış komutan edası ile keyifli. Ama sonuçta herkes yorgun. Gün bitmiş ama çalışanlar için şimdi başlıyor aslında zaman.

Ben bekliyorum dostumu. Zaman geçmek bilmiyor. Özlediğimi anlıyorum. Durmadan bir saatime bakıyor bir yandan da yorgun savaşcıları izliyorum. Hadi gel artık. Sohbete zaman kalsın.

Bir zaman sonra göründü. O da ne? Omuzları çökmüş. Yorgun bitkin yaklaşıyor. Gözlerinin ışığı gitmiş. Sisle beraber geliyor. Hep capcanlı giyinir. Bu kez farklı siyahlar içinde. Aman dedim bir şey var? İyi ama telefonda bahsetmedi ki?

Yaklaştı sıkı sıkı sarıldık birbirimize. Oturdu. Söyledik kahvelerimizi. Suskun. Ben aldım sazı elime. Hazırlıklıyım ya… Başladım döktürmeye… Fırsatı yok ki zavallıcığın… Sussam dökecek belki içini. Farkettim sustum. Ses yok. Tek bir kelime… Huzursuzlandım. Yerimde şöyle bir kıpırdandım. Etrafıma göz gezdirdim. Ses yok. Suskunluk uzun bir sohbet aslında. Dayanamadım. “Konuşmak için ne kadar istersin” dedim. Gülümsedi. Zordur bilirsiniz söze başlamak, hele de konuşacak çok şey varsa.

Başladı anlatmaya… Evlilik… Bilirsiniz… Bilmesenizde çok bahsediliyor kendisinden. Evlenen bir pişman evlenmeyen de.  Sıkılıyormuş artık. Dayanamıyormuş. Yokmuş günlerin birbirinden farkı. Zaman kalmıyormuş kendine. Çocuklar bir yandan sorumluluklar diğer yandan.  Sevgi kapıdan çıkmış, saygı bacadan. Aşk desen buhar olup uçmuş. Siyahlar giyiyormuş artık. Sebep ise basit. Olmak istediği kadının yasını tutuyormuş. Eşi çok uzun zamandır yokmuş yaşamında… Var ama yok. Orada ama değil… Konuşuyor ama suskun. Akşam yemeklerinde kızları da konuşmasa boğulacaklarmış sessizlikte. Bir çare bulmalı imiş, bir çare. Hani çok sevmişti. Hani ölene kadar sevecekti. Aşık olduğu adam bu muymuş. Sevdiği, uğruna geceler boyu uykusuz kaldığı. Bırakıp gidecekmiş herşeyi… Kızları bile engelleyemezmiş. Yeni bir aşk, yeni bir sevda.. İhtiyacı vamış bunlara. Kısacık hayatta neden bu kadar bedel. Ödemiş kendine düşen payı. Ödesin zamanı gelince borçlular diğer paydan kalanı. Zaten tüm kabahat bu evlilikte imiş. Evlenmemeliymiş aslında… Özgür olmak anlamlı olan onun aklınca…

Dinledim… Sessizce ve çaresizce… Ne demek istediğini ben anladım ama bilmiyorum anlatabildim mi ona kendimi.

“Bilirmisin” dedim; “yıkılmış hayatların yanlızlığını… Bedel ödeyenlerin çaresizliğini… Hele ki gerçek bedeli ödeyen senden ve ondan vazgeçemiyorsa… Aranızda kalmış ve çaresiz ise… Bilirmisin kalabalıklar içinde yanlızlığı… Bilirmisin hem anne hem baba olmanın ağırlığını… Kolay iş değil bu… Kolay değil bırakıp gitmek. Sonrası zor. Sonrası ağır. Bedel ödemeye hazırmısın… Bedel bu, ağır, ağdalı, kasvetli… Her zaman güçlü olmaya, dayanmaya, direnmeye hazırmısın… Varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta hazırmısın…

Kolay bırakıp gitmek, kolay değil gittiğin yerde kalmak, direnmek…

Var mısınız yanlızlığa…

Dinledi, sustu ve gitti…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir