Beklerken..

Saat

Zaman. An. Tarih. Rakamlar. Süre. Her nasıl ölçerseniz ölçün. Gün, saat, dakika ya da saniye. beklerken herşey bekleyene göre. Beklediğine göre. Nasıl beklediğine göre…

Bir bebeği beklerken ne hissedersiniz, zaman dediğiniz göreceli kavramı nasıl duyumsarsınız. Ya da tohumunu ektiğiniz çiçeğin açmasını beklerken, gelmesini istediğiniz haberi beklerken, canınızın parçasının dönüşünü beklerken, umutla beklerken ya da umutsuzca…

Sonsuza kadar uzatabilirsiniz  beklediklerinizi beklentilerinizi. Beklemek iyi de beklenti  de iyi mi …

Beklemek her ne olursa olsun zor bence. Beklemek beklentisiz olmuyor. Her ne beklersen bekle, bir beklentin var işte. Kafanda planlıyorsun, yüreğinle hissediyorsun, sonuna kadar sarılıyorsun beklemene neden olan beklentine. Gelen beklediğin gibi değilse bir de beklenmeyen bir hayal kırıklığıdır artık seninle. Hoşuna giderse ne ala, ama gitmez ise ummadığın oldu diye ağlama. Ne biliyorsun beklediğinin beklediğin gibi gelmediğinde daha iyi şeyleri getirmediğine. Ya da düşün tam tersini. Ya beklediğin beklentin gibi gelirse ve beklemediklerini çantasına gizledi ise. Biliyor musun ne beklediğini. E bu durumda nedir beklediğin ve büyüttüğün beklentin.

Olmuyor ama deniyorum ben kendimce. Beklentimi artık yok ettim diyorum. Beklemeyeceğim hiç kimseden hiçbir şey. Eğer beklemezsem hiç olmasını beklentilerimin, geleni müsafir ederim yüreğimde belki.  Beklenti mi iyi beklentisizlik mi? Olsun canımı yaksa da benim için iyidir diyorum belki de beklenti.

Daha geçen gün gördüm o yaşlı kadını. Yüzü ince çizgili, elleri minicik katmerli. O kadar eskimiş ki gözleri, ışığını azaltmış bir fener gibi. Son demleri belli. Beyaz eteği, mavi hırkası ve boncuklu cüzdanı ile oturuyordu bankta. Beklerken beklediğimi beklentim ile, yanına iliştim. Yorgunum yıllardır birçok şeyi beklemişim, beklentimi beslemişim ama bitmemiş bekleme enerjim, beklentilerim. Sessizce oturdum. Önce gözleri ile süzdü beni. Bakmadım onun tarafına. Beklediğim gelsin de gidelim.

Ilık, sıcacık sesi ile boşluğa seslendi.

“Hayatın çözdüm sırrını” dedi ve sustu. Ses vermedim, bana demedi ki. Boşlukta asılı kaldı sözleri. Havada ellerimle silkeledim harfleri, sessizce dağıldılar. Bir kaç harf inat etti, eh ben de görmezdem geldim, beklerken ne işim olur inaçtı harflerle.

“Sana dedim” dedi. “Çözdüm sırrını son 40 yılda. Artık özgürüm, mutluyum, huzurluyum. Yaşım 80’ni geçti ama mutluyum işte” dedi.

Ayıp olacaktı artık, beklediğimi beklerken oyalanırım dedim. Beklentilerim içimde büyürken, sanki son nefesim gibi bir solukta ama en hafif  solukla sordum :

“Nedir? Kolay mı anlamak bari” diye sordum isteksizce.

“Tabii” dedi. “Tabii. Vazgeçtim beklemekten, beklentilerden. Huzurluyum artık.”

Sonra döndü, bileğime yavaşca dokundu. Gözlerinin içine bakmam için kafasını bana doğru eğdi soluk iki fenerle gözlerimdeki ışığı görmek istedi. Gözlerini gözlerime dikti.

Bir nefes aldı ve “Bekleme” dedi.

Usulca benden güç alarak kalktı. Ayaklarını sürüyerek ama kendinden memnun ilerledi. Elindeki boncuklu cüzdanına sımsıkı sarıldı ve gitti.

Ama ben bekliyordum beklentim ile beklediğimi. Oldu mu şimdi. Beklentim ne olacaktı. Ben plan yapmıştım, beklediğime inanmıştım, beklediğimin beklentimden haberi olmasa da ben bekliyordum ki.

O an mı farkettim yoksa hep farkettim de etmedim mi? Farkındalıklarıma mı yükledim acı çekmeme beklentimi yoksa beklentim olmaz ise mi acı çekerdim. Neydi en güzeli.

Yaşlı kadın sessizce gitti. Gitti ama benim beklediğim gelmedi.

Beklentim hala bende iken hala bekliyorum beklediğimi …

 

Ne yapsam nasıl etsem ?

Ne yapsam nasıl etsem. Derin bir nefes alsam. Alsam da geçse içimdeki, taa derinlerdeki sızı. Ben derin bir nefes ile onu geri alsam. Ama kalbim duymasa, o farketmeden derin bir nefeste onu geri alsam, farkına varmasa kalbim, farkına varınca da atmasa. Kapı dışarı etmemesi için onu, atmasa dursa. Hiç atmasa !!!

Gecenin yarısı. Alsam derin bir nefes içimde tutsam uzun uzun. Geceye tutunsam ve nefesimi tutsam. Kalbim atışlarda olmasa. Nereye neyi atmaya çalışıyor biliyorum ama. Keşke her atışında bende yardımcı olabilsem, olabilsem de  atabilsem keşke parça parça.

İzin vermeseydim de, keşke girmeseydi oraya. Girdi ya, öylesine uğraşıyoruz ki her ikimizde. Kalbim uğraşıyor gitsin diye ben uğraşıyorum derin bir nefeste yakalarım, biraz daha tutarım diye. Mücadale var birbirimizle, onun her vuruşunda benim her nefes alışımda.

Aniden geldi yerleşti odacıklardan birine. Ufacık minicikti. Konar göçer dedim. Her nefeste büyüdü nerden bilebilirdim.

O hiç birşey istemedi ne benden ne kalbimden. Biz besledik seve seve. Ben her nefesimde o her vuruşunda. Öylesine sevimli, tutkulu ve öylesine güzeldi ki. Büyüdükçe büyüdü. Biz büyüsün diye besledik. Öylesine sevdik ki. Biz sevdikçe o büyüdü, o büyüdükçe biz sevdik. Her vuruşun her nefesin karşılığını verdi. Büyüsün diye yer açtık, serpilsin diye duvarları kaldırdık. Her duvarı yıkışımızda o sevindi daha çok serpildi.

Büyüdükçe sığamadı. Sığamadıkça da açtık yerini. Bir gün bir baktık ki sarmış tüm bedeni.

Sarsın daha çok sarsın dedik sarıp sarmalasın doya doya sarılalım biz de ona.

Ama yok değil sonu. Büyüdükçe sığamadı. Çıkıp gitmek istedi. Yerim dar dedi. Ben sende yolcuyum. Konup göçeceğim. Bırak gideyim. Gitsin istemedim. Açtım kapıları ama hiç istemedim. Öylesine güzel ki. Gitmemesine izin vermemek zalimlik. Bilirim zaten istemeden zorla tutamam ki. Seviyorsam gerçekten zorla tutamam sevdiğimi. Tamam dedi beynim, tamam dedi bedenim. Bırak gitsin. Kalbim hiç ses vermedi öncesi. Baktı dinledi bizi. Ağırbaşlı ve kendinden emin. İzin vermek ne demek, burası han sen yolcu hadi git dedi. Dedi de ne demeye inledi.

Gitti. Sessizce çıktı gitti, ne zaman geldi, ne zaman gitti. Ben büyütmemiş miydim onu ne zaman vazgeçti.  Geriye sızısı kaldı.

Şimdi uğraşıyoruz, ben her nefesimde,  kalbim her atışında.

Ben almaya çalışıyorum onu geri, kalbim atmaya.!!!

Var mısın ?

Bugün bir arkadaşım aradı. Uzun zamandır görüşmüyorduk, görüşemiyorduk. İş güç derken zaman su gibi akıp gidiyor. Bir bakıyorsunuz günler, haftalar geçmiş… Bahanesi de çok insanın, bulmak istedikten sonra bir bahane şu ya da bu ne fark eder ki. Öyle ya da böyle görüşemiyorsunuz ama zaman akıp gidiyor işte.

Kararlaştırdık, kahve içip sohbet edeceğiz. Zamanımı ayarlayıp gidiyorum ya çok mutluyum. Heyecan içindeyim. Kim bilir neler anlatacak bana. Ben de ona.. Giderken kafamda kuruyorum en son nerde, ne konuşmuştuk diye. Bir sürü söyleyecek laf var anlatacak da konu. Hangisini anlatmalı nereden başlamalı. Yok, görüşmenin arasını bu kadar da uzun tutmamalı. Anlatacak çok konu birikiyor sonra… Neden başlamalı, nereden başlamalı.  Aman canım önemi yok… Buluşayım kelimeler gelir ardı sıra…

Kahveye gittim oturdum. İnsanlarda işlerinden çıkıp geliyorlar yavaş yavaş. Hoş bir hareket var. İş gününün yorgunluğu yüzlerinden belli insanların. Kimi henüz çıkmış gibi çatışmadan, kimi çoktan kaybetmiş savaşı. Bir diğeri planlıyor yarını belli, diğeri kazanmış komutan edası ile keyifli. Ama sonuçta herkes yorgun. Gün bitmiş ama çalışanlar için şimdi başlıyor aslında zaman.

Ben bekliyorum dostumu. Zaman geçmek bilmiyor. Özlediğimi anlıyorum. Durmadan bir saatime bakıyor bir yandan da yorgun savaşcıları izliyorum. Hadi gel artık. Sohbete zaman kalsın.

Bir zaman sonra göründü. O da ne? Omuzları çökmüş. Yorgun bitkin yaklaşıyor. Gözlerinin ışığı gitmiş. Sisle beraber geliyor. Hep capcanlı giyinir. Bu kez farklı siyahlar içinde. Aman dedim bir şey var? İyi ama telefonda bahsetmedi ki?

Yaklaştı sıkı sıkı sarıldık birbirimize. Oturdu. Söyledik kahvelerimizi. Suskun. Ben aldım sazı elime. Hazırlıklıyım ya… Başladım döktürmeye… Fırsatı yok ki zavallıcığın… Sussam dökecek belki içini. Farkettim sustum. Ses yok. Tek bir kelime… Huzursuzlandım. Yerimde şöyle bir kıpırdandım. Etrafıma göz gezdirdim. Ses yok. Suskunluk uzun bir sohbet aslında. Dayanamadım. “Konuşmak için ne kadar istersin” dedim. Gülümsedi. Zordur bilirsiniz söze başlamak, hele de konuşacak çok şey varsa.

Başladı anlatmaya… Evlilik… Bilirsiniz… Bilmesenizde çok bahsediliyor kendisinden. Evlenen bir pişman evlenmeyen de.  Sıkılıyormuş artık. Dayanamıyormuş. Yokmuş günlerin birbirinden farkı. Zaman kalmıyormuş kendine. Çocuklar bir yandan sorumluluklar diğer yandan.  Sevgi kapıdan çıkmış, saygı bacadan. Aşk desen buhar olup uçmuş. Siyahlar giyiyormuş artık. Sebep ise basit. Olmak istediği kadının yasını tutuyormuş. Eşi çok uzun zamandır yokmuş yaşamında… Var ama yok. Orada ama değil… Konuşuyor ama suskun. Akşam yemeklerinde kızları da konuşmasa boğulacaklarmış sessizlikte. Bir çare bulmalı imiş, bir çare. Hani çok sevmişti. Hani ölene kadar sevecekti. Aşık olduğu adam bu muymuş. Sevdiği, uğruna geceler boyu uykusuz kaldığı. Bırakıp gidecekmiş herşeyi… Kızları bile engelleyemezmiş. Yeni bir aşk, yeni bir sevda.. İhtiyacı vamış bunlara. Kısacık hayatta neden bu kadar bedel. Ödemiş kendine düşen payı. Ödesin zamanı gelince borçlular diğer paydan kalanı. Zaten tüm kabahat bu evlilikte imiş. Evlenmemeliymiş aslında… Özgür olmak anlamlı olan onun aklınca…

Dinledim… Sessizce ve çaresizce… Ne demek istediğini ben anladım ama bilmiyorum anlatabildim mi ona kendimi.

“Bilirmisin” dedim; “yıkılmış hayatların yanlızlığını… Bedel ödeyenlerin çaresizliğini… Hele ki gerçek bedeli ödeyen senden ve ondan vazgeçemiyorsa… Aranızda kalmış ve çaresiz ise… Bilirmisin kalabalıklar içinde yanlızlığı… Bilirmisin hem anne hem baba olmanın ağırlığını… Kolay iş değil bu… Kolay değil bırakıp gitmek. Sonrası zor. Sonrası ağır. Bedel ödemeye hazırmısın… Bedel bu, ağır, ağdalı, kasvetli… Her zaman güçlü olmaya, dayanmaya, direnmeye hazırmısın… Varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta hazırmısın…

Kolay bırakıp gitmek, kolay değil gittiğin yerde kalmak, direnmek…

Var mısınız yanlızlığa…

Dinledi, sustu ve gitti…

Acımazsız mı ?

Siz bu kadar severken O’nu. Nasıl da acımasız oluyor bazen değil mi? Nasıl da kırıyor sizi. Bazen harika iken, sizi deli gibi sevip, mutlu ederken bazen de nasıl yakıyor canınızı. Nasıl da bezdiriyor kendinden. Oluyor işte.  Yapıyor zaman zaman böyle. Tanıdığınız gibi, bildiğiniz gibi davranmıyor. O yıllardır tanıdığınız, bildiğiniz gibi davranmıyor. Bazen nasıl da acımasızca üzüyor, kırıyor kalbinizi. Canınızı yakıyor. Neden diyorsunuz değil mi kendi kendinize. Neden zorluyorsun beni ?  Neden geliyorsun üzerime bu kadar. Yok mu etrafta uğraşacak başka kimsecikler ? Beni mi buldun diyorsunuz bula bula. Yakma artık canımı, yapma,  ne olur yapma ! Bu kadar örseleme beni. Azıcık da sen destek ol. Biraz da sen gülümse bana ne olur. Azıcık da sen tut elimden. Ne demeye bu kavgan benimle. Neden kırıyor, üzüyorsun bu kadar beni. Ne yaptım ki ben sana? Ne istedim ki senden fazlaca.  Ne ? Nedir bu hırçınlığın ? Nedir bu acımasızlığın, kavgan benimle.

Hiç mi sevmedin beni. Hiç mi? Hiç iyi birşey yapmadım sana. Hiç mi? Hiç ?

Hak etmediğinizi düşünüyorsunuz değil mi? Siz onu bu kadar severken ve ona bu kadar ait iken. Gözünüzü açmış ve onu görmüşken. Hak mı yaptığı. Adalet mi?

Sakin ne olur, sakin olun. İşte tam şimdi bu anda. Tam şimdi, tam burada. Sakin. Durgun. Sessiz.

Derin bir nefes alın. Kocaman ama kocaman derin bir nefes. Sukunet.  Lütfen.  Sessizlik…

Dinleyin O’nu. Susun ve sadece dinleyin. Anlamıyor musunuz ? Size birşeyler anlatmak istiyor. Kendince. Ne olur dinleyin onu.  Bazen çok hırçın ve kırıcı. Bazen çok saldırgan ve acımasız. Ama ne olur, ne olur. Sakince, sessizce dinleyin onu. Anlayın ne olur. Anlatmaya çalışıyor işte. Birşeyler söylemeye çalışıyor.

Ne kadar dinlemez, görmez, duymazsanız o kadar zorlayacak sizi. O kadar saldıracak…  Siz direndikçe hırpalayacak. Siz duymadıkça bağıracak. Kulağınızın tam dibinde çığlıklar atacak. Görmezden geldikçe üstünüze üstünüze gelecek, belki de üzerinizde tepinecek… Yok saydıkça O orada olacak. Görmezden geldikçe, daha hırçınlaşıp, daha da hırpalayacak.

Şimdi tam şimdi. Susun ! Derin bir nefes alın ve dinleyin. Anlatsın size bir bir. İfade etsin kendini. Versin vermek istediği öğüdü.  Siz O’nu duydukça O sakinleşek. Siz dinledikçe O durulacak. Siz sabredince O uysallaşacak.  O kadar sakinleşecek ki sizi şaşırtacak. Şaşırmanıza izin verin.

Dinleyin hadi, ne olur dinleyin… Sakince.  O’nu dinleyin.  Yaşam’ı dinleyin.

Sukunetle… Acele etmeyin. Hemen anlatmaz, anlatamaz. Sizin beklediğiniz gibi bir kerede öğretemez vermek istediklerini.   Zorlamayın. Hazır olmayabilirsiniz. Fazla gelebilir belki o an verdikleri.  Verdiğini, geleni kabullenin.  Aldıklarına , gidene de izin verin. Acılarınızın da mutluluklarınızın da tadını çıkarın. Doya doya güldüğünüz, sevdiğiniz gibi doya doya da yaşayın acınızı.

Ama üm bu anlarda, sakin olun, sessiz olun…  Gürültü,  karmaşa ve kavga sadece ürkütür onu. O yapacağını yapar. Bildiğini okur. Boşunadır,  boşuna !

Üstüne gitseniz de, itiraz etseniz de. O yapacağını yapar. Hırpalamayın kendinizi hiç.  Gülümseyin O’na.  Kocaman ama kocaman gülümseyin.  Sakinleşir hemen.  Şımarmaz hiçbir zaman.  O’nu sevdiğiniz için… Siz O’nu sevdikçe O sizi daha çok sever.  Zaman zaman yaparsa bir çılgınlık ve sizi hırpalarsa O’na zaman verin.

Derin bir nefes alın. Ve şükredin.  Ne verirse size, aldığınız için herşey için şükredin. Her zaman iyiyi de  vermeyebilir.  Umduklarınızın yanısıra beklemediğiniz şeyleri de uzatabilir size. Hani biraz haylazdır. Kabullenin.  Mutluluklar, aşklar, kazançlar, arkadaşlıklar, dostluklar gibi acılar da verir. Saçmalar hani bazen. Ayrılıklar da, üzüntü de, keder de var elinde.  Ama bu sizi sevmediği anlamına gelmiyor ki. Öğretmeye çalışıyor bize. Kendince. Her verdiğinin acı da olsa,  tatlı da bilin ki öğrenmemizin bir parçası.  Ya öğretecek ya yeniden tattırıp yeniden deneyecek. Biz öğrenene kadar zorlu bir hoca gibi başımızda bekleyecek. Dersimizi aldığımızı anladığında da inanın şefkatin en büyüğünü, sevgilerin en yücesini de tattıracak bize.

Sakin olun. Sessiz… Derin bir nefes.

Bunları neden yazıyorum bilmiyorum ?

Bunları neden yazıyorum bilmiyorum. İş olsun, laf olsun. Maksat vakit geçirmek olsun…

Bunları yazarken hastanedeyim. Bekleme salonu. Hepimiz bir şekilde kanser olmuşuz. Hep beraber… Radyoaktif seansa girmeyi bekleyenlerin nedense hepsi kadın.  Üç dört gündür geliyorum. En çok dikkatimi çeken bu.  Acaba özellikle mi veriyorlar aynı saate. Ya da bu erkekler hiç mi hasta olmuyorlar. Bilmiyorum. Hep beraber radyoaktif olmak üzere bekliyoruz. Bana aktif ol, aktif ol dediler. Yanlış anladım. Radyoaktif oldum…

Herkesin elinde birer gazete ya da dergi. Okuyormuş gibi yapıyorlar. Son sayfadan başlanıyorsa eğer dergiye, gazete sayfaları katlanmadan hızlı hızlı çevriliyor ise o zaman okunmadığını düşünüyorum.

Duvarda bir televizyon. Saçma bir haber kanalını izliyoruz. Kimse kimse ile gözgöze gelmiyor. Ortalıkta negatif bir elektirik var.  Görevliler, hastabakıcıları, teknisyenler, doktorlar hızlı hızlı gidip, geliyorlar.  Sanki orada yokuz. Sanki bizi görmüyorlar. Kendi aralarında konuşup şakalaşıyorlar. Sırası gelen hastanın adını söylüyorlar ve hasta kalkıp gidiyor. Sessizlik. Boşluk. Sıkıcı.

Hergün işten çıkıp 50 km uzaktan buraya geliyorum. İçeri girişimi görseniz toplantıya geldiğimi sanırsınız. Elimde laptop çantası üzerimde takım elbise.  Doğrudan bodrum kata iniyorum. Bekleme salonunda yerimi alıyorum.  Sessizlik. Asistanların konuşmaları, yeni gelen hastaların çaresizliği ve korkuları.  Korkacak birşey yok. Bekliyoruz sakince. Sessizce.

Her gün aynı saatte geliyor, oturuyor ve çantamı açıp laptop’ı çıkarıyorum. Farkındayım herkes yan gözle süzüyor beni. Muhtemelen ukala diyorlar. Muhtemelen.  Ben de onları görmüyorum ama makinamı açıyor, birikmiş iş mesajlarıma bakıyorum. Hani ciddi ciddi çalışıyorum. En büyük terapi. En büyük oyalanma. Sanki hasta değilim. Hiç olmadım. Biri oldu. Üzüldü ama ben değilim. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Adımın söylenmesini bekliyorum.

Aslında farketmeden insanları yine izlediğimi farkediyorum. Uzaktan seyrediyorum.  Yukardan. Bedenim orada ama ruhum almış başını gitmiş. İnsanlar çoğunlukla yakınları ile gelmiş. Bir, en fazla iki kişi benim gibi yalnız. Diğerleri, neden birileri ile gelmişler bilmiyorum.  Ben neden yalnızım onu da bilmiyorum ya hoş… Acaba birileri ile mi gelinmeli. Yanlız kalınmamalı mı… Saçma. Ben hasta falan değilim ki.. Ben onları yukarıdan izlemeye geldim.

Televizyon da seçim konuşmaları var.  Tüm adaylar beş – on yıllık vaadlerde bulunuyor. Sanki yarın ne olacağını biliyor gibi eminler. Çok iyi planlamışlar. Sonsuza kadar yaşayacaklar. Acaba öyle mi ? Biliyor musunuz? Ben bilmiyorum. Kimse bana garanti etmedi, taahhüt vermedi. Bir saat sonra bile ne olacağını bilmiyorum. Burada bunları yazacağımı da bilmiyordum. Yüz yaşına kadar da yaşayabilirim, yarın daha da yukarlardan taa bulutların üzerinde size gülüyor da olabilirim. Valla ben bilmiyorum.

Adımı seslendiler. Gidiyorum. Hiç birşey hissetmiyorum.

 

Nereden çıktı bu çivi ?

Gece uyandım bir anda acıyla. Ne olduğunu anlamadım önce. Uyur muyum,  uyanık mı bilemedim. Midem de tarif edilemez bir sancı. Ağrımıyor ama. Sızlıyor demek daha doğru. Ter içinde sırtım. Ellerim, ayaklarım buz gibi. Zamanın hangi dilimdeyim bilemedim. Birden herşeyi anladım. Gerçek dikiliverdi başıma. “Kalk” dedi. “Uyuma !. Uyudukça gizlenemezsin benden. Ben gerçeğim gizlenemem, gizlemem. Doya doya, canın acıya acıya yaşayacaksın beni. Kalk uyuma.”

Duymamazlıktan geldim. Hemen dönüverdim arkamı ona. Bir baktım yine karşımda. “Kalk dedim ya sana. Kalk da yaşa acını doya doya”. Dedim “git başımdan bırak beni uykumla. Ben uyurken iyi herşey. Herşey istediğim gibi. Tüm sevdiklerim yanımda. Hiç sıkılmıyor, bunalmıyor, korkmuyorum yaşamaktan. Bırak da kaybolayım uykunun kuytularında.”

Yok laf anlamadı. Zorla uyandırdı beni. Uyanmak çok zor. Hele gerçek geldi ise sizi uyandırmaya. Kalktım. Uyurken herkes, dolandım evin odalarını yavaşça usulca. O da yanı başımda. Konuştu durdu. Rahat bırakmadı. Beynim içinde dolandı, en kuytulara sakladığım korkularımı aldı eline hatırlattı durmadan bana. Dedim ki, “istemiyorum onlarla yüzleşmeyi. Bir de çaresizliği de getirmişsin sen yetmezmişsin gibi”. İkisi birden fazla geldi. Ama inaçtı idi her ikiside. Sonunda… Direnmedim oturdum karşılıklı onlarla.

Önce gerçekler girdi söze. “Bunlar” dedi,  “benim. Yaşamalısın. Başka şansın yok. Dirensen de direnmesen de karşındayım işte. Çaren yok. Sonra gelecek. Önce benim burada olduğumu yanıbaşında durduğumu kabullenmelisin”. Çaresizlik girdi söze. “Ben olumsuz değilim sen ne kadar kabul etmesen de. Adıma çaresizlik diyorlar halbuki ne kadar yanılıyorlar. İkiziyim çarenin. Çaresizliğin olduğu yerde kabullenme vardır. Kabulenmezsen eğer bırakmam yakanı kabullenme en kolay kolu dayanmanın. Evet, canını çok  acıtır. Ama her çaresizlik yerini başka bir yola, başka bir duruma, sonunda da yaşamın devamı için çareye bırakır.”

Bırakıp gitmek istedim. Midem ağrırken, gözlerimden yaşlar boşalırken ve elim-ayağım buz kesmişken ne anlattıklarını dinlemek istiyorum, ne nutuklarını. “Kolay mı ayakkabının içinde çivi varken ve canın yanarken yürümeye çalışmak.” Dedim. “Kolay mı cam kırıklarının arasında kıpırdamana yol almak.”

Beklemeden lafa girdi gerçek. “Ayakkabı yakacak canını ama dayanacaksın acıya. Öldürmeyecek ki bu seni. Öğrenmelisin neden çıktı bu ayakkabının çivisi. Durduk yerde mi oldu? Sen mi hor kullandın acaba ? Sebep her ne olursa olsun, çivi orada. Hemen ayağının altında.”  Eğer söküp alamıyorsan oradan, elin varmıyorsa, gücün yetmiyorsa, dayanacaksın acıya. Acıtmayacak bir süre sonra. Önemli olan neden çıktı çivisi, bunu sorgula.

Düşündüm bulamadım. Neden çıktı bu çivi ortaya ?

Olmadı öyle işte !!!

Acıtmaz dediler. İlk önceleri canın yanar ama bir kaç seferden sonra artık uyuşacak ve hissetmeyeceksin dediler.  Hücreler alışacak, doku yanacak ve artık hissetmeyecek. Derin kalınlaşacak bundan sonra gelecek etkileri hissetmeyeceksin dediler.  Başlarda zor olur, moralin bozulur, canın sıkılır, ama sonra alışırsın dediler. Olmadı öyle işte.

Önceleri çok daha zor gelir. Nefes alırken bile canın acır, sürekli acını düşünürsün sonra geçer dediler.  Herşey gözünde büyür,  bazen yemeden içmeden kesilirsin ama sonra alışırsın dediler. Zaman herşeyin ilacı dediler. Zamanla alışacaksın dediler. Olmadı öyle işte.

Alışırsın, sen de çok hassasın dediler. Bekle biraz zaman geçsin bir zaman sonra hiçbir şey hissetmeyeceksin dediler.  Olayları olduğu gibi kabul et direnme dediler.  Olmadı öyle işte.

Tam tersi oldu.  Tam tersi. Başlarda daha kolaydı. Çok canım yanmadı. Anlamadım bile. Zaman geçtikçe canım daha çok yandı. Alışamadım. Bekledikçe zaman ilerledikçe daha da cıdı. Daha zor geldi. Sürekli uyumak unutmak istedim, olmadı işte canım daha çok yandı. Onların dediği olmadı işte. Zaman geçtikçe kolay olmadı. Hani kolaydı. Olmadı öyle işte.

En çok ne canımı yaktı bilmiyorum. Beklemek mi? Çaresiz olmak mı? Çare varken çaresiz kalmak mı? Dokunun sertleşmemesi mi ? Hücreme kadar hissetmek mi ? Yoksa acımın, yanlızlığımın artması mı?  Olmadı. Hassasiyet gittikçe arttı.  Canım daha çok yandı.  Hani acımayacaktı.

Yüreğim acıdı. Göğsüm yandı. En çok neye yandım bilemedim.  Umarsızlığa mı ? Herşeyin bir anda boş olduğunu anlamak mı? Boşa geçen zaman mı? Hani zaman herşeyin ilacıydı. Olmadı öyle işte.

Bekledim. Zor zaman gelir geçer dedim. Zaman herşeyin ilacı dedim. Olmadı öyle işte. Hiç de öyle olmadı.

İzleniyorsunuz !

Elimde değil. Ne zaman bir ortama girsem insanları izlerim. Elimde değil. Biliyorum haddime de değil. Ama, bulunduğum her neresi ise ve özellikle hiç tanımadığım insanlar var ise onları seyretmeye bayılırım. Ve onları kendi dünyamda yaşatmayı, anlamayı, isimler vermeyi, zihnimde bir yaşam oluşturmayı çok severim.  Onların her birinin bir hikayesi oluşuverir aklımda. Onlarla birlikte mutlu olur, üzülür, sinirlenirim. Evet ben normal değilim. Hiç de böyle bir şey demedim…

Bu gece çok şık bir restaurantta idim. Ve görev beni çağırıyordu. Hemen hızlıca etrafı taradı gözlerim. Yemek gelene, sohbet başlayana kadar ben yaşamları kurgularım. Sonra dalarım sohbete, hayali kahramanlarım kalkar giderler kendi dünyalarına. Ben de unuturum onları.

Onları hemen fark ettim. İşte oradaydılar. Fark etmemek imkansızdı. Öylesine güzellerdi ki. O mekanda, o semtte, o şehirde hatta dünyada kimse yok sadece ikisi varmış gibi bakıyorlardı birbirlerine. Gözleri birbirinin içindeydi. Birbirlerinin tam gözbebeklerine bakıyorlardı, tam merkeze. Tam ruhlarına. Tam kalplerine. Servis geldi ama  yemeğe doğru dürüst dokunmadılar bile, kadehler boşaldı,  doldu  farkına bile varmadılar. Bazıları hiç konuşmaz. Bazıları birbirinin sözünü keserek  durmadan anlatır. Anlatacak ne şey vardır. Bitmez tükenmez sohbetler. Kadınlar çok güzeldir. Her biri çok özeldir. Biriciktir. Erkekler beyefendidir, naziktir, hassastır. Çok yakışıklıdır. Çok şıktır. Etraflarına öyle güzel bir enerji yayarlar ki ister istemez gülümsersiniz. Ruhunuz yumuşar. Yelkenleriniz iner. Rüzgar sizi sürekler, alır götürür uzaklara.

Hemen ilerde ki  masada bir yıl dönümü kutlanıyor. Ama kutlayan sadece masadaki gül ve servis yapan garson. Adam orada değil, kadın ise hiç gelmemiş. Bir görevi yerine getiriyor gibiler. Formalite… Gelmek ve bilmem kaçıncı evlilik yıldönümünü kutlamak gerekiyor. Eskimiş sevgi. Ne gerek var şimdi hatırlamaya kaç yıl olduğunu. Çok mu lazım yani. Olmuş işte birkaç bin yıl. Bu kadın seviyor beni, bu adam da belli ki beni. E ne gerek var ki. Ama ayıp olmasın konu komşuya, eşe dosta. Yiyelim, içelim hemen eve gidelim. Yarın iş var. Tamamlanacak raporlar, gidilmesi gereken toplantılar.  Bir gün önceden farkı olmadan devam edelim.

Hiç hatırlamayalım ama. Bu kadın bana yıllarını verdi. En zor zamanımda yanımda o kaldı. Saçlarım döküldü, yıllar yüzüme çizgiler attı, göbeğim yıllarla beraber büyüdü ama bu kadın beni hep sevdi.

Aman ne önemi var ki. Ben deli gibi ağlarken hep bu adam yanımda idi. Omzunda sular seller gibi ağlarken bir kutu mendili hep o verdi. Sabahları hep yanımda uyandı. Sıcacık bana o sarıldı. Yargılamadan sevdi. Onsuz nefes bile alamam ama şimdi bunları düşünmeye ne gerek var ki. İçim acıdı. Çok acıdı.

Tek başına bir adam yemek yiyor. Etrafı görmüyor bile gözleri. Yemeği yemiyor kavga ediyor. Bıçak kılıcı olmuş, yemeğe değil sanki yalnızlığına saldırıyor. Parça parça ediyor acısını. Yemek acı değil bence. Onu yakan yüreğindeki acı. Damağındaki ise yüreğinin acısı. Midesinde ki onun sancısı. Kırgın. Darmadağın. Hayatının dağınıklını masadaki ekmek kırıklarını tek tek toparlayarak düzeltmeye çalışıyor. Hızlı hızlı yemeğini yiyor. Çarçabuk bitsin. Bitsin gitsin bu acı. Yenmesi gerekiyor bu yemeğin yiyim artık bitsin. Ne olur bitsin. Kızgın. Bütün bedeni gerilmiş. Gözleri ateş saçıyor. Mumdan çok onun gözleri yanıyor. Korktum. Çok korktum.

Seyredin bakın neler göreceksiniz. Gördükleriniz bazen sizi anlatır. Bazen görmek istemediklerinizi, özlemlerinizi, korkularınızı karşınızda görüverirsiniz. Çok mutlu iken gözleriniz sadece mutlu insanları seçer, kırgınsanız kırgınları, korkmuşsanız korkanları. Kalp gözünüz size görmeniz gerekenleri gösterir.  Yalnız olmadığınız anlatır size. Umutsuz olmamanızı. Ve daima kalp gözünüzü açmanızı.

Peşini bırakmayacağım

Laf çıktı bir kere ağzımdan peşini bırakmayacağım. Yıldıramayacaksın beni. Sen beni zorladıkça ben seni zorlayacağım. Sen benim canımı yaktıkça ben seni daha çok seveceğim. Sen pes ettirmeye çalışsan da yılmayıp uğraşacağım. Bırakıp gitmek istedikçe ardından geleceğim. Pes etmeyeceğim…

Önce düzenimi mahvettin. Herkesin sahip olmak istediği bir düzenim vardı. Zamanı geldi, durdun ve darmadağın ettin. Yılmadım.  Seni yine sevdim.

En değerli varlığımı benden uzaklaştırdın pes etmedim sana daha çok bağlandım. O giderken ardından ağladım, ama sana da dayandım bir yandan. Omzunda ağladım.

Canımın yarısı, kardeşimi de üzdün, canını acıttın yine de kopamadım senden.

Zor işleri bana bıraktın, kolayları alıp gittin. Hepsini tamamladım.Sana tamamlayacak şey bırakmadım.

Zaman zaman direnemedim sana. Bazen bende bırakmak istedim seni. Çok yordun. Çok uğraştın. “Tamam” dedim. Şimdi senden vazgeçtim. Yapamadım?

Zaman geldi imkansızı çıkardın karşıma. Ulaşılamazı istettin bana. Ulaşamayacağımı anladım acı çektim ama senden yine de vazgeçmedim. Geçemedim.

Yılmayacağım. Sen benimle uğraştıkça ben sana bağlanacağım. Son nefesimi verene kadar seni seveceğim.

Biliyorum durmayacaksın.  Mutluluğun en güzeli tattırırken bir yandan  acıtacaksın. Aşkın en güzelini verirken tattıracaksın ayrılığı. Bazen sevindirip bazen üzeceksin. Genellikle de uğraşacaksın benimle.

Ama… Beni asla yıldıramayacaksın.

Durmayacağım. Her sabah uyandığımda haykıracağım.

Seni seviyorum HAYAT… Seni seviyorum.